eee

Talât’ın Komitesi

 

Bir 24 Nisan’ı daha başarıyla(!)geride bıraktık. Allah Obama’dan râzı olsun(!), delikanlı adammış(!) ve bildiğiniz gibi ‘’soykırım’’ lâfını telâffuz etmedi.’’Lâbis-i libâsı katrânî Papa’’ her ne kadar oyunbozanlık yaptıysa bile Obama sözünde durdu.

Şaka bir tarafa,24 Nisan yaklaşırken politikacıların her zamanki umursamazlık ve suskunluğuna karşılık, bir avuç vatan evlâdı yazdı, çizdi ve gerçekleri haykırdı. Ağzı olup da konuşmaktan âciz devlet adamı geçinenler, bundan utandı mı acaba?

Hiç zannetmiyorum. Çünkü utanmak, bir ahlâkî seviye işidir.

 O sıralar, bilhassa internette Ermeni meselesiyle ilgili –pek çoğu birbirinden aktarma—yazı ve fotoğraf furyası vardı. Devlet adamı(!) geçinenlerin bigâne kalmayı sürdürdüğü bu konudaki sivil gayretleri hafife aldığımı zannetmeyin; takdirle karşılıyorum. Ancak, bu samîmi emeklerin sâhibi olan bâzı dostlarımızın, zaman zaman beni şaşırttığını da söylemek zorundayım.

İşte, son zamanda bunlardan biri,’’Talat Paşa’’ ismiyle Ermeni meselesine ilgi(!) duyduğunu vehmeden bir sivil toplum kuruluşudur ve bu topluluğun yayınladığı ‘’sâde suya tirit’’ seviyesindeki yazı ve fotoğrafların bâzı dostlar tarafından internette paylaşılmasıdır.

Evet… Buna şaşırdım ve çok üzüldüm.

Neden?

Çünkü adı geçen paşa kanalıyla ve onun izinden giderek Ermeni meselesini aydınlatmanın ve bir hayırlı sonuca varmanın imkân ve ihtimâli olamaz! Önce şu gerçeği –dostlarımıza—altını çizerek belirtelim:

1—Ermeni çapulcuları bu milletin başına belâ eden… Ermeni Komitacılarla anlaşıp Sultan Abdülhamid’i tahttan indirip, birkaç yıl içinde koca Osmanlı Devleti’ni köpeklerin maskarası durumuna düşüren İttihat Terakkî’nin ‘’Üç Paşası’’ndan biri de Talât’ın kendisidir.

2—Üstelik diğer İttihatçılar ve hayrânı olduğu Alman dostları gibi Talât da masondur.

Yetmedi mi?

 Öyleyse okuyoruz:

(…İşte hürriyet kahramânı Enver Bey, nasıl olduysa olmuş, birden bire İstanbul’a çıkagelmişti. Alman General Von Der Goltz’un oyuncağı olan Mahmud Şevket Paşa ise, Kayser tarafından göğsüne takılan nişanlar ve başından aşan iltifatlarla, esâsen Almanların avucu içinde bulunuyordu. Talât Bey’e gelince, bu zekî fakat yere bakan adama, tuttuğunu koparacak heyecânı vermek, hiç de güç değildi. Zîrâ hem câhildi, hem de siyâsî ehliyetten uzaktı.

Almanya için artık tek çıkar yol, bu Cermen hayranlarının iş başına getirilmeleri idi. Sonra aynı teşkilâtın mensûbu olmaları da işleri kolaylaştırıyordu. Zîrâ hükümdarlara mahsus fevkalâde derecesiyle başta Kayser Wilhelm olmak üzere, Alman ordu erkânı da, İttihadçılar gibi Mason tarîkinin birâderleri idiler. Liman Von Sanders,Falkenhayn,Goltz Paşa gibi kalbur üstü generallerin hepsi,âdetâ sözleri nâs kabûl edilen Otuz Üçlük’lerdendi.)(*)

Hâl böyleyken, nasıl oluyor da  ‘’Lâbis-i libâsı katrânî Papa’’nın pis burnunu soktuğu Türk Milleti’nin dâvâsı olan Ermeni mes’elesinde Talât Paşa’nın adı, referans merkezi diye kabûl ediliyor? Böyle bir cehâletle mi çözeceksiniz yüz yıllık Ermeni yalanlarından ibâret problemi?

Ve siz… Birilerinin konuyla ilgili yazıp çizdiklerini sâfiyâne duygularla internette paylaşan sevgili dostlar!’’Kılavuzu karga olanın’’ başına neler geleceği atalar sözünü hatırlayarak, lütfen Sâmiha Ayverdi’nin Osmanlı Asırları isimli eserine mürâcaat edin ve unutmayın;

Talât’ın kendisi ne ki ‘’komitesi’’ ne olsun?

——————————-

(*)Sâmiha AYVERDİ – Türk Târihinde Osmanlı Asırları, Cilt 3,s.140-Damla Yayınevi,İst.1976

*

”Sömürge Aydınları”

Rupert Furneaux isimli Fransız yazar, Gazi Osman Paşa’nın Plevne Müdafaası’nı anlatan eserinde şöyle der:

(…Plevne’deki savaş ressamlarından biri olan Irving Montagu, iki ilginç olaydan söz

etmektedir. Montagu, Osman Paşa’nın Plevne’den çıkış yaptığı gece Skobelev’in karargâhına bu haberi getiren Yahudi’yi görmüştü. Yıllar sonra aynı Yahudi’ye Londra’da Calodonian Sokağı’nda kartpostal satarken rastlamıştı.

Montagu,1879’da bir Bristol gazetesinde şöyle bir haber okumuştu:

‘’30 ton insan kemiği Plevne’den Bristol Limanı’na getirilmiştir.’’

Ufacık bir Balkan kasabasını ele geçirmek ve savunmak için hayatlarını verenler, İngiliz topraklarını gübrelemekte kullanılıyordu.)(1)

 Evet… Bütün dünyânın yıllar yılı yıkmaya uğraştığı, fakat iyiden iyiye güç kaybettiği bir sırada dünyâ askerlik târihine yepyeni ve şanlı bir sayfa ekleyen Osmanlı; Plevne’de bir Yahudi’nin Rus Komutanı hesâbına casusluk yapması sonucunda, yenik düşmüştü. Siperlerdeki askerlerin yerine korkuluklar yerleştiren Gazi Osman Paşa, düşman çemberini gizli bir harekâtla yarmak üzereyken; üstte sözünü ettiğimiz Yahudi, bu plânı bozmuştur.

Bu noktaya bir ‘’mim’’ koyarak, başka bir husûsa dikkat çekelim.

Plevne’de dünyâya parmak ısırtan bir askerî ve siyâsî dehâ ile ‘’hasta adam’’ iddialarını reddeden Osmanlı Paşası, toprağa düşen bunca şehidin İngiliz topraklarını gübrelemek için kullanılacağını bilseydi, acabâ ne yapardı?

 Tonlarca Türk’ün cesedini Plevne’den Bristol’a taşıyan İngiliz; bunlarla topraklarını gübrelemiş… Hep başkalarını maşa olarak kullanıp, dünyâ siyâsetinde kendince başarılar kazanmış ve ne tuhaf bir tecellîdir ki; ülkemizdeki ‘’sömürge aydınları’’ tarafından da yıllar yılı bir medenî batı ülkesi olarak insan haklarına saygılı diye, örnek gösterilmiştir. Hâlbuki târihî karakteri ve insanlık anlayışı bakımından Müslüman – Türk’ün eline su dökemeyecek bir geçmişe sâhip İngilizlerin, insan kemiklerini gübre olarak kullanma barbarlığında, şaşırtıcı hiçbir şey olamaz!

Biz Türklere ‘’insan hakları’’ dersi vermek hiçbir Batı ülkesinin, haddi değildir.

*

Biz, bu yazı dizisinde, ne Plevne müdâfaasının şanlı menkıbelerinden ve ne de dünyânın çeşitli bölgelerinde cereyan eden insanlık dışı İngiliz siyâsetinden söz edeceğiz. Ancak, yazı dizisini okurken, İngiltere’ye taşınan otuz ton insan kemiğinin her dâim hatırda tutulması gerektiğini düşünüyoruz.

İnsanlık târihi açıkça göstermektedir ki; bir ‘’efendi millet’’ olan Türkler, himâyeleri altındaki bütün kavimlere dil, din ve töreleri bakımından tam bir hürriyet tanıyan yegâne millettir. Buna rağmen, koruyup kolladığı bu topluluklar –bihassa Ermeniler– tarafından en fazla kalleşliğe mâruz kalan yegâne millet de gene Türkler’dir.

Günümüzün aktüel mes’elelerinden olan ve Tanzimat’tan bu yana gündemden hiç düşmeyen Batılılaşma mevzûunda dikkat çekici bir noktaya gelmiş bulunuyoruz.

’’Sömürge aydınları’’  ve bâzı gayretkeş politikacılar tarafından ne kadar reklâm edilirse edilsin, hangi çapta yaygara koparılırsa koparılsın; Avrupalı nazarında Müslüman – Türk’ün batılılaşmasına veya Avrupa Birliği’ne kabûl edilmesine imkân ve ihtimâl yoktur. Birazcık târih bilgisi olan herkes bunu bilir. Zîra bu katı gerçeği bizim kulaklarımıza yaşlı târih söylemektedir.

Avrupa Birliği’ne alınmamız için –eğer mutlaka o birliğe katılmamız gerekiyorsa– en büyük engel, işte budur; Türk Müslümanı olmak!

 

Vebal

Dünkü din anlayışımız ve onu yaşama tarzımız, Yûnus’ların, Mevlânâ ve Hacı Bektaş’ların dokuduğu bir İslâmiyet’ti. O yüzden, bu anlayış ve yaşama tarzımız, bizi hayâtın her sahasında âdetâ uçuruyordu. Dinin özü ile uğraşmayı bırakıp, kabukla yetinmeye başladığımız dönemden beri ise  ‘‘sürünmeye’’ devâm ediyor ve aslâ bu uykudan uyanma arzusunu göstermiyoruz. Sonra da komplo teorileri üreterek kendimizi kandırıyoruz. Bizi yöneten siyâsî kadrolar ne dünyâ târihinden haberdar ve ne de kendi târihimizden! Ülkeyi yönetmek için târih bilip de ne yapacaklar? Gitgide vasıfsızlığa bürünen siyâsetçiler, en basit görgü kurallarından bile haberdar değilken, biz ne zor işlerden bahsediyoruz, öyle değil mi?

*

Yıllardan beri, Ermeni yalanlarıyla arz-ı endâm eyleyenlere ve onların ardındaki Avrupa devletleriyle Amerika’ya uyduruk itirazlarla yetindik. Keza Ermeniler’in Türkiye aleyhindeki iftiralarına ve aleyhteki propagandalarına, ciddî bir karşılık vermedik; herhangi bir politika üretmedik, bu mes’elenin üzerine gitmedik. Çünkü siyâsî iktidarların hiç biri, bu işin önemini kavrayacak çapta değildi; millî bir tavırları yoktu. Her 24 Nisan akşamı,’’ABD Başkanı bu sefer de soykırım demedi’’ (!) soytarılığını sergileyen siyâsî hokkabazların sevincine(!) kavuk sallayıp, oylarımızla onları ödüllendirdik.

Gelgelelim, iş Ermenilerden ibâret kalmadı; bizi yönetenlerin lâkayt ve yalnızca kendi koltuğunu düşünen gafletlerinden faydalanmak isteyenler çıkacaktı, çıktı. Yâni Türk’ten ve Türkiye’den bir şeyler koparmaya hevesli yeni çakallar peydahlandı. Kısacası, Ermenilerin peşinden ‘’başkaları da’’ sıraya girdi ve birden bire –gene Batı dünyâsının ve ABD’nin çizdirdiği– Kürdistan haritalarıyla karşı karşıya kaldık.

Peki, kaldık da ne yaptık?

Ne yapıyoruz?

Ne yapmayı düşünüyoruz?

Târih boyunca asıl mağdur ve asıl ‘’soyu kırılan’’ Türk Milleti, Ermeni iddiâları karşısında ‘’apışıp kalan’’ siyâsîlerin basîretsizliği yüzünden soykırım yapmakla suçlanırken, bir de Kürt mes’elesiyle suçlanır olmuştur. Bu konuyla ilgili olarak bugün geldiğimiz nokta,‘’açılım komedisi’’ adıyla sahnede durmaktadır. Ki, şimdi de Güneydoğu’da ‘’özerklik’’ nârası atanları seyretmeye başladık.

Her iki mes’elede,yâni Ermeni ve Kürt iddiâları karşısında,Türk Milleti’nin hiç olmazsa şu sualleri sorması gerekmektedir:

‘’—Ülkede olup bitenleri kayıtsız tavırlarla seyretmenin… İçten ve dıştan bize revâ görülen iftirâlar karşısında sanki suçluymuşuz gibi bir ruh hâline bürünmenin ve susup oturmanın, kaderimizi dost ve müttefik zannettiğimiz devletlerin iki dudağına emânet etmenin adı, ülkeyi yönetmek midir? Vatan sevgisi îmandandır prensibimiz, nereye gitti? Memleket mes’elelerini hâlâ daha parti taassubuyla değerlendirmenin vebâlini yüklenmeye devam edecek miyiz?’’

Değerler Kaybı

Şu sıralar, ülkemizde moda olan buluş(!),’’dindar bir nesil yetiştirmek’’dir; Ahlâk sâhibi ve millî değerleri ile donatılmış nesiller değil! İşte bu garâbettir ki, milletimizin İslâm’ı anlayış, kavrayış ve uygulayışında da temelden bir değişikliğe yol açmıştır. Dinle ilgili her alanda bu değişikliği açıkça görmek mümkündür. Ezan’dan Kur’ân okumaya ve kılık kıyâfetten tutun da insan ilişkilerindeki kabalığa kadar artık ‘’Türk gibi Müslümanlık’’ neredeyse yok olmuş ve onun yerine ‘’Araplaşmak, bedevîleşmek’’ anlayışı gelip, yerleşmiştir. Bu ise sebepsiz değildir.

Ülkemiz, son yıllarda ’’değerler kaybını’’ sür’atle ve şuursuzca yaşayan bir memleket olurken, dilde de her kavramın içi boşaltılmış; düşüncenin temel unsuru olan kavramlar boşaltılınca insanımızın tefekkür dünyâsı da îman hayâtı da âdeta ‘’hadım’’ olup çıkmıştır. İşte, gerek İslâm anlayışımızda ve gerekse bütün sosyal-siyâsî mes’elelerde insanlarımızın ‘’millî düşünce’’ye sâhip olamayışı, buna başlıca örnektir. Çünkü siyâsîlerin basîretsiz ve yetersiz oluşları sonucu,’’millî’’ kelimesi ve bu kelimenin çağrıştırdığı her türlü mefhum/kavram, hayâtımızdan çıkarılmış; millî düşünce, millî davranış; ırkçılıkla, ’’milliyetçi olmak’’la aynı mânâya alınıp,–milliyetçilik sanki bir kabahatmış gibi– bunu da ‘’siyâsî bir partiyi tercih’’(!) yerine koymak hatâsına düşülmüştür.

Müslüman-Türk insanına güyâ ‘’ümmetçilik’’ tavsiye eden siyâsîler ve yandaşları, asırlardan beri tertemiz gönüllerle inanıp amel ettiğimiz ‘’Türk Müslümanlığı’’ anlayışını yıkıp indirmişlerdir.

Bunun sonucu olarak milletin din anlayışı ve akîdesi, uygulamadaki bütün değişmelerle

Selefî/Vehhâbî anlayışına dönmeye başlamıştır.( *)

Müslüman-Türk toplumunun karşı karşıya yâhut da iç içe bulunduğu dindeki bu tehlike, diğer bütün tehlikelerden kat be kat büyüktür. Fakat, yalnızca parti menfaatlerini düşünen ve kendi koltuğunun derdine düşen siyâsî kadrolarla bu ve diğer hiçbir tehlikenin önlenmesi mümkün değildir.

 —————————–

(*) Selefîlik,Selefiyecilik veya Selefîye, İslâm’da ayrı bir mezhep değildir; Vehhâbiliğin üstünü örtmek maksadıyla kullanılan ve ‘’Selefî’’ sözünün özü ile hiçbir ilgisi bulunmayan sapık bir akımdır. ‘’Selef’’kelimesinin anlamı, ‘’önceki’’ demektir. Sahâbe’ye ve onlara tâbî olan zevâta yâni Tâbiîn’e Selef veya Selef-i Sâlihîn; Selef-i Sâlihîn’in yolunda bulunan müslümanlara da (Ehl-i sünnet) denir. Hicret’in ikinci asrına kadarki dönem için geçerli bir deyimdir. Selef-i Sâlihîn; gerçekte Hadis-i Şerîflerle methedilen, övülen ilk iki asrın Müslümanlarıdır. Kısacası, Selef-i Salihîn, Ashâb-ı Kiram ve Tâbiîn’e verilen isimdir. Bu şerefli insanların îtikadına Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebi denir. Hicret’in dördüncü asrında, Hanbelî mezhebinden ayrılan bâzı kimseler, kendilerine Selefîyyin ismini verdiler. Hanbelî mezhebi âlimleri, bu selefilerin, Selef-i Sâlihîn’in yolunda olmadıklarını, bid’at ehli, mücessime fırkasından olduklarını bildirerek, bu fitnenin yayılmasını önlediler. Burada sözü edilen ‘’Mücessime fırkası’’ için, özetle şu söylenebilir:

Meselâ, Kur’ân-ı Kerîm’in, ‘’Allah’ın eli, yüzü’’ ve buna benzer İlâhî sıfatları belirten ifâdeleri, kendi düşüncelerine göre ve konuşma dilindeki mânâlarıyla kabûl etmişler… Böylece Allahü Teâlâ’yı zâtı ve sıfatlarıyla ‘’tecsim eden’’, yâni cisim ve insan şeklinde düşünen bu uydurma selefîler, Kur’an-ı Kerim’de murâd edilen doğru mânâyı anlayamamışlar… Üstelik işin doğrusunu anlatan Ehl-i Sünnet âlimlerinin açıklamalarını da kabûl etmedikleri gibi, ayrıca onlara geçmiş dönemlerde de fikren ve fiilen saldırmışlardır. Daha sonra yedinci asırda, ibni Teymiye el-Harrânî, bu fitneyi tekrar alevlendirmiştir. Kendilerine Selefiye ismini takanlar da, İbn-i Teymiye’yi mezhep imamı bilmişlerdir.

***

 Azınlık Masalı

(…Türkiye’de bir azınlık mes’elesi yoktur,bir azınlık masalı vardır.Bu masal da kiliseler arasındaki müşterek fanatik gayretten doğan sesin dünyâya aksetmesinden ileri gelmektedir.
Yoksa sözü uzatmamak için kısaca şunu belirtmek gerekir.İslâm’ın zuhûru ile 1400 sene evvel insan hakları temînat altına alınmıştır.
Türk dinamizmi ile İslâm îmânı nikâhlandıktan sonra,civanmertliğin,merhamet ve şefkati de yanına almış olmasından tabiî ne olabilirdi?
……………..
Azınlıklara karşı gösterilen dünyânın hemen hiçbir ülkesinde görülmemiş dostluk ve sıcak yakınlığın,Türk’ün îman menbâından kaynaklandığı göz yumulmayacak bir gerçek iken,Batı bu hakîkati görmezlikten gelmekte bilmem neden inad eylemektedir?
İmam Ali: ‘’İyilik yaptığın kimselerin kötülüğünden sakın,eğer o kimseler bed ahlâklı iseler’’ demektedir.Ekaliyetler,asırlar boyu Türk’ün eli ile sırtları okşanmış,iltifat ve âtıfet görmüş,sanatta,ticârette kayrılarak ön safa geçirilmiş,fakat bütün bu imtiyazların kıymetini bilmek şöyle dursun,kendilerine uzanan yardımcı eli tırmalamış,hattâ hançerlemekten çekinmemişlerdir.)(*)
—————————
(*) Sâmiha AYVERDİ,Hey Gidi Günler Hey,Sayfa:25,27,43

***

Desek ki…

Bugünün Genç Nesline; ’’Sizin, yabancı ülkeler arasında Türk devleti ve milleti için en tehlikeli düşman kabûl ettiğiniz devlet var mıdır; varsa hangisidir?’’ diye sorulsa, öyle sanıyoruz ki gerçekçi, doğru bir cevap almamız mümkün değildir. Hattâ, böyle bir suali sorduğunuz için yadırganmanız bile mümkündür.

Aynı suali yalnızca gençlere değil, kendisini aydın sayan, yazar zanneden, akademisyen geçinen ve ülke kaderini ellerinde tutan koca bir kitleye de sorsak, sonuç değişmeyecektir. Hele yakın târihimiz hakkında hemen hiçbir şey bilmeyen bu zümre, meselâ ‘’Ermeni mes’elesine’’ dâir de bilgi edinmeye ihtiyaç duymayacak derecede bigânedir.

Bunlar, artık birer ‘’dünyâ vatandaşı’’dırlar. ’’Küresel bir vatan’’(!)  palavrasıyla beyinleri sulanmış, hattâ bir grubu için Türk vatandaşı sayılmak bile âdeta utanılacak bir âidiyet duygusu hâlini almıştır. Bu sebeple, Ermeni soykırımı iftirâları ve Ermenilerin gerçek çehreleri hakkında da bir eziklik ve aşağılık kompleksi taşımaktadırlar; hazır ortada yıllardır vâr olan ‘’Osmanlı-Türk düşmanlığı’’ dururken, onlar da bu karalamaya katılırlar ve kurtulurlar. Yaptıkları, yapabildikleri yalnızca, budur!

Osmanlı’ya ve sonra da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne küfretmek, iftirâ ve çamur atmak öylesine prim yapmakta ve öyle kocaman bir ‘’menfaat kapısı’’ olarak durmaktadır ki; her dil uzatan, Batılılar tarafından el üstünde tutulup, kendisine Nobel ödülü verilmekte ve bu sâyede ihyâ olmaktadırlar.

Bunların dışında kalan bir avuç gerçek akademisyen, gerçek vatansever, gerçek Türk aydını ise; başta Ermeni iftirâları olmak üzere diğer bütün şer kuvvetlere karşı dar ve kısıtlı imkânlarıyla uğraşmaktadır.

Bu böyle gelmiş, böyle de gidecektir.

Eğer, milleti yönetmeye tâlip olanlar, akıllarını başlarına alıp; ’’acabâ Türk çocuklarına insanlık formasyonunu nasıl veririz, insânî değerleri onlara nasıl kazandırırız? Vatan millet sevdâlısı bu nesillerin heder olup gitmesini önlemek için millî bir insan modelimiz olmalı! Bu model, bizim köklü terbiye sistemimiz ve millî imânımız çerçevesinde yetişen ve dünyâ vatandaşı olmayı elinin tersiyle iten; ahlâklı, dürüst, geçmişine saygılı, devletine sâdık; şahsiyet sâhibi birer insan yetiştirmeli’’ diyerek gerçekten millî bir plân ve programı yürürlüğe sokmazlarsa, milletimizi ve devletimizi gerçekten çok karanlık bir ‘’gelecek’’ beklemektedir.

 

– Rıza Tekin UĞURELhimza